Sonsuz bir dalga denizi içerisindeyiz. Bizler bu dalgaları beyin denilen cihaz vasıtasıyla çözerek görüntülere, seslere, kokulara, duygulara ve renklere dönüştürüyoruz. Bunları bilim adamları tespit etmiş ve açıklamışlar. Acaba sizin gözlerinizle algıladığınız yeşiliniz, bir başkasının yeşili kadar canlı ya da koyu mu? Hiç düşündünüz mü?
Ya da dinlediğiniz bir melodi, başkası tarafından da aynı biçim ve formda algılanıyor mu?
Cevap hayır. Aynı olsaydı tek düze olurdu tüm seçimler. Ama biliyoruz ki herkesin öncelikli beğeni sıralaması değişik olacaktır. O halde Mozart’ın 40. senfonisi hepimiz için aynı duyguları ifade etmiyor. Hatta farklı zaman ve mekanlarda aynı kişi için bile aynı duyguları ve formları ifade etmiyor.
Demek ki algılayana veya gözlemleyene göre, algı farklılığı var. Her an ve mekanda farklılaşarak üstelik..
Buradan başka ve ilintili bir diğer konuya geçiyorum.
Kimse sizi üzemez. Neden mi? Çünkü siz değerlendirmeleriniz ve kabulleriniz sonucunda üzülüyorsunuz. Yani sizin üzülmenize ya da üzülmemenize siz karar veriyorsunuz. İşin özü bu...
Siz olayları alan, algılayan ve kabul eden konumundasınız. Siz kabul ettiğiniz durumda üzülüyorsunuz. Kısacası siz istemedikten sonra hiç kimsenin sizi üzmesi, kırması mümkün değil.. Çünkü siz gelen etkiyi aldığınız anda kabullenmiş ve bu duruma müstehak olduğunuzu onaylamış oluyorsunuz. Basit gibi ama asla sıradan bir durum değil bu.
Bir gün boyu ben hastayım deyin bakalım. Gün sonu sizi görmeyi pek dilemezdim açıkçası. Aslında bizler olmak istediğimiz kişileriz. Sorumluluğu başkalarında aramaya gerek yok.
Çünkü siz kendinizi görmek istediğiniz noktadasınız. Algılanan da, algılayan da siz durumundasınız açıkçası.. Güzel düşünen güzel görür diyen Zat-ı Muhterem ne kadar da doğru söylemiş değil mi?
O zaman güzel görebilmek için öncelikle kendimizi güzelleştirelim. Hep güzeli görelim ki başkaları da bizi tüm güzelliklerimizle algılasın. Ve karşılıklı etkileşimler dalga misali yayılsın. Bize düşen ise ... sadece ufak bir çakıl taşı atmak durgun suya.
Yalkın Tuncay