Algıladığımız maddenin sanıldığı gibi statik bir yapısının olmadığı, alt boyutlara doğru inildikçe cansız gibi görünen bir taş parçasının bile canlı varlık özellikleri gösterdiğini, yani dinamik ve hareket halinde olduğunu kuantum teorisi sayesinde öğreniyoruz.
Konuyla ilgili ünlü mutasavvıf Muhyiddin Arabi şunları söylüyor:
‘Bize göre, hatta cansız veya bitki olarak adlandırılan herşeyin kendi ruhu vardır. Onlar idrak ve algıyla donatılmışlardır; bunu ancak keşif ehli algılayabilmektedir. ... Gerçekten canlı olmayan hiçbir şey yoktur. Allah’ın açığa vurduğu hariç, insanlar onların ibadetlerini anlamazlar.... Sadece canlı olan ibadet edebilir. Bunun için de her şey canlıdır...’
Basit şekliyle, atom altı parçacıkların tamamı KUANTUM olarak nitelendirilmektedir. Günümüzde bu gruba giren pek çok parçacık bulunmuş ve bulunmaya da devam etmektedir. Bilimin henüz bulamadığı atom altı düzeyde sayısız enerji katmanları mevcut. Şu an en çok tanınanı elektronlardır. Kuantum adı verilen parçacıklar evrenin her bir noktasında mevcut olup, cansız ve hareketsiz diye nitelediğimiz tüm varlığın ve maddelerin aslı atoma, dolayısıyla bu parçacıklara dayanmaktadır.
Günlük hayatta kullandığımız pek çok cihaz hep kuantumların belli dış etkilere karşı gösterdiği tepkilerden yararlanılarak oluşturulmuştur. Örneğin televizyon, anten aracılığıyla uzak ve farklı mekanlardan almış olduğu bilgileri ekrana yansıtmaktadır. Antene ulaşan elektromanyetik dalgalar, antendeki elektronları titreştirmektedirler. Sonuçta ekrana yansıyan şey doğrudan elektronlar değildir. Çünkü ekran flüoresans ile kaplıdır. Bu madde üzerine düşürülen elektronlar sahip oldukları enerjiyle bağlantılı olarak farklı renkte fotonlar meydana getirirler. Bu aynı zamanda elektronların parçacık özelliği göstermesinden faydalanarak elde edilmiş bir sonuçtur.
Bu açıklamaları yapmamız gerekiyor. Çünkü birazdan konu farklı bir boyut kazanacak. Şöyle ki, bu ve benzeri örnekler ile hem DALGA, hem de PARÇACIK özelliği göstermesi elektronların kuantum olarak adlandırılmasını sağlamış. Üstelik elektronların parçacık özelliği göstermesi sonucu televizyonda görüntü elde edilmiş olması önemli bir netice. İşte buradan hareketle beyin denilen gizemli frekans çözümleyiciye de değinmek istiyorum.
Beyin de dışındaki frekans okyanusundan sadece veri tabanına uygun olan frekansları algılıyor ve değerlendirmeye tabi tutuyor. Ve bunları ses, renk, koku, tad ve dokunma ile algıladığımız nesnelere dönüştürüyor. Nöronlar, yani beyin hücreleri gelen etkileri frekanslara ayırarak algılıyorlar.
Atom fiziğinde, maddenin alt boyutlarına inildikçe, parçalar ayrılamaz hale geldikçe madde ötesi, kütlesiz ve soyut ifadeler kullanılmaya başlanmış. Sebebi ise insanı hayrete salan şu açıklama:
Bu düzeyde herşeyin homojen olarak tek bir bütün olması ve bütünden ayrı tek başlarına bir anlam taşımamalarıdır. Bunun nedeni ise, atom altı düzeyde parçacık diye bir şeyin gözlenmemesidir.
Bu parçacıklar, ancak ve ancak bir gözlemci tarafından kavrandığı ve anlam yüklendiği taktirde bir özellik kazanmaktadır. Buradan hareketle nesnelerin, gözleyen ile gözlenen arasındaki karşılıklı ilişkinin bir ürünü olduğu anlaşılmıştır. Bu ilişki birebir karşılıklı olup, nesnenin özelliği doğrudan gözleyenin kavrayış ve algılayışı tarafından biçimlenmektedir.
Yani oluşturulan nesneler bilinç ve şuur düzeyinde yaratılmakta, imgeler halinde algılanmaktadır. Asıl itibariyle sadece HAYAL ÜRÜNÜ diyebileceğimiz kavramlar ve nesneler, zihnimizin ürünü olarak içerdiği manalar itibariyle anlamlıdır. Bu noktada tekrar Muhyiddin Arabi’ye dönüyoruz. Ona göre; çevremizde gerçek olarak değerlendirdiğimiz ve baktığımız nesneler aslında HAYAL’den başka bir şey değildir. Aklımız ve idrakimiz oranında, gerçek ve doğruluğundan şüphe duymaksızın nesnelere gerçek demekteyiz. Onun için uyuyan kişinin rüyada gördüğü eşya ne ise, bu alemdeki varlık da bu nispettedir.
Peygamber Efendimizin ‘Bütün insanlar (bu alemde) uykudadırlar. Ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar ‘ hadisinden hareketle şunları söyler Arabi:
‘Alem bir vehimden ibarettir. Onun gerçek varlığı yoktur. Bu ise hayal ile kastedilen şeydir. Yani sen hayalinde; bu alem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçek,mutlak gerçekten (Hakk’tan) hariç bir varlık zannettin. Halbuki hiç de böyle değildir. .. Bil ki senin kendin de bir hayalsin, idrak ettiğin her şey ve bu ben değilim dediğin her nesne de hayaldir. Şu halde bütün varlık alemi de hayal içinde hayaldir ..’
Ona göre gerçek denilen şey yalnızca bir rüyadan ibaret olmakla beraber tamamıyla vehim de değildir. Bu ise, Mutlak Gerçek, yani Hakk’ın özel bir görünüşü, kendi zuhurunun özel bir biçimi, bir tecellisidir. Bu metafizik temele dayalı bir rüyadır. Muhyiddin Arabi: ‘Varlık ve oluş alemi bir hayal olup, gerçekte bu Hakk’ın bizzat kendisidir’ der.
Rüya, vehim ve hayal birer semboldür. Gerçek denilen , hakiki olmamakla beraber değersiz anlamına da gelmemelidir. Önemli olan bu sembollerin çözülmesi ve anlamlandırılmasıdır. Yukarıda belirtilen hadisteki ölüm ve uyanış ifadeleri, farkındalık anlamındadır. (Tasavvuftaki fena denilen mistik deneyime işaret etmektedir)
Bugün bilim adamlarının hologram ve kuantum aracılığıyla farkına vardıkları bu inanılması güç gerçekleri; tasavvuf ehli , yüzlerce yıl öncesinden beri "Kainat, Allah'ın kendi cemalini seyrettiği bir aynadır" şeklinde ifade edegelmişlerdir.
Diğer yandan Peygamber Efendimizin 1400 küsur yıl once ‘Zerre küllün aynasıdır’ (En küçük noktada bütüne ait tüm özellikler mevcuttur) şeklinde açıklaması ise çok çarpıcıdır.
Evet aynadaki görüntümüzün var olduğuna ne kadar hükmediyorsak, ve bu görüntünün ne kadar yer kapladığını düşünüyorsak, tüm yaratılmışlar olarak bizlerde o kadar gerçeğiz ve uzayda o kadar yer kaplıyoruz.
Yalkın Tuncay