16 Kasım 2007 Cuma

ALGILARIMIZ VE HAYAL

Algıladığımız maddenin sanıldığı gibi statik bir yapısının olmadığı, alt boyutlara doğru inildikçe cansız gibi görünen bir taş parçasının bile canlı varlık özellikleri gösterdiğini, yani dinamik ve hareket halinde olduğunu kuantum teorisi sayesinde öğreniyoruz.

Konuyla ilgili ünlü mutasavvıf Muhyiddin Arabi şunları söylüyor:

‘Bize göre, hatta cansız veya bitki olarak adlandırılan herşeyin kendi ruhu vardır. Onlar idrak ve algıyla donatılmışlardır; bunu ancak keşif ehli algılayabilmektedir. ... Gerçekten canlı olmayan hiçbir şey yoktur. Allah’ın açığa vurduğu hariç, insanlar onların ibadetlerini anlamazlar.... Sadece canlı olan ibadet edebilir. Bunun için de her şey canlıdır...’

Basit şekliyle, atom altı parçacıkların tamamı KUANTUM olarak nitelendirilmektedir. Günümüzde bu gruba giren pek çok parçacık bulunmuş ve bulunmaya da devam etmektedir. Bilimin henüz bulamadığı atom altı düzeyde sayısız enerji katmanları mevcut. Şu an en çok tanınanı elektronlardır. Kuantum adı verilen parçacıklar evrenin her bir noktasında mevcut olup, cansız ve hareketsiz diye nitelediğimiz tüm varlığın ve maddelerin aslı atoma, dolayısıyla bu parçacıklara dayanmaktadır.

Günlük hayatta kullandığımız pek çok cihaz hep kuantumların belli dış etkilere karşı gösterdiği tepkilerden yararlanılarak oluşturulmuştur. Örneğin televizyon, anten aracılığıyla uzak ve farklı mekanlardan almış olduğu bilgileri ekrana yansıtmaktadır. Antene ulaşan elektromanyetik dalgalar, antendeki elektronları titreştirmektedirler. Sonuçta ekrana yansıyan şey doğrudan elektronlar değildir. Çünkü ekran flüoresans ile kaplıdır. Bu madde üzerine düşürülen elektronlar sahip oldukları enerjiyle bağlantılı olarak farklı renkte fotonlar meydana getirirler. Bu aynı zamanda elektronların parçacık özelliği göstermesinden faydalanarak elde edilmiş bir sonuçtur.

Bu açıklamaları yapmamız gerekiyor. Çünkü birazdan konu farklı bir boyut kazanacak. Şöyle ki, bu ve benzeri örnekler ile hem DALGA, hem de PARÇACIK özelliği göstermesi elektronların kuantum olarak adlandırılmasını sağlamış. Üstelik elektronların parçacık özelliği göstermesi sonucu televizyonda görüntü elde edilmiş olması önemli bir netice. İşte buradan hareketle beyin denilen gizemli frekans çözümleyiciye de değinmek istiyorum.

Beyin de dışındaki frekans okyanusundan sadece veri tabanına uygun olan frekansları algılıyor ve değerlendirmeye tabi tutuyor. Ve bunları ses, renk, koku, tad ve dokunma ile algıladığımız nesnelere dönüştürüyor. Nöronlar, yani beyin hücreleri gelen etkileri frekanslara ayırarak algılıyorlar.

Atom fiziğinde, maddenin alt boyutlarına inildikçe, parçalar ayrılamaz hale geldikçe madde ötesi, kütlesiz ve soyut ifadeler kullanılmaya başlanmış. Sebebi ise insanı hayrete salan şu açıklama:

Bu düzeyde herşeyin homojen olarak tek bir bütün olması ve bütünden ayrı tek başlarına bir anlam taşımamalarıdır. Bunun nedeni ise, atom altı düzeyde parçacık diye bir şeyin gözlenmemesidir.

Bu parçacıklar, ancak ve ancak bir gözlemci tarafından kavrandığı ve anlam yüklendiği taktirde bir özellik kazanmaktadır. Buradan hareketle nesnelerin, gözleyen ile gözlenen arasındaki karşılıklı ilişkinin bir ürünü olduğu anlaşılmıştır. Bu ilişki birebir karşılıklı olup, nesnenin özelliği doğrudan gözleyenin kavrayış ve algılayışı tarafından biçimlenmektedir.

Yani oluşturulan nesneler bilinç ve şuur düzeyinde yaratılmakta, imgeler halinde algılanmaktadır. Asıl itibariyle sadece HAYAL ÜRÜNÜ diyebileceğimiz kavramlar ve nesneler, zihnimizin ürünü olarak içerdiği manalar itibariyle anlamlıdır. Bu noktada tekrar Muhyiddin Arabi’ye dönüyoruz. Ona göre; çevremizde gerçek olarak değerlendirdiğimiz ve baktığımız nesneler aslında HAYAL’den başka bir şey değildir. Aklımız ve idrakimiz oranında, gerçek ve doğruluğundan şüphe duymaksızın nesnelere gerçek demekteyiz. Onun için uyuyan kişinin rüyada gördüğü eşya ne ise, bu alemdeki varlık da bu nispettedir.

Peygamber Efendimizin ‘Bütün insanlar (bu alemde) uykudadırlar. Ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar ‘ hadisinden hareketle şunları söyler Arabi:

‘Alem bir vehimden ibarettir. Onun gerçek varlığı yoktur. Bu ise hayal ile kastedilen şeydir. Yani sen hayalinde; bu alem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçek,mutlak gerçekten (Hakk’tan) hariç bir varlık zannettin. Halbuki hiç de böyle değildir. .. Bil ki senin kendin de bir hayalsin, idrak ettiğin her şey ve bu ben değilim dediğin her nesne de hayaldir. Şu halde bütün varlık alemi de hayal içinde hayaldir ..’

Ona göre gerçek denilen şey yalnızca bir rüyadan ibaret olmakla beraber tamamıyla vehim de değildir. Bu ise, Mutlak Gerçek, yani Hakk’ın özel bir görünüşü, kendi zuhurunun özel bir biçimi, bir tecellisidir. Bu metafizik temele dayalı bir rüyadır. Muhyiddin Arabi: ‘Varlık ve oluş alemi bir hayal olup, gerçekte bu Hakk’ın bizzat kendisidir’ der.

Rüya, vehim ve hayal birer semboldür. Gerçek denilen , hakiki olmamakla beraber değersiz anlamına da gelmemelidir. Önemli olan bu sembollerin çözülmesi ve anlamlandırılmasıdır. Yukarıda belirtilen hadisteki ölüm ve uyanış ifadeleri, farkındalık anlamındadır. (Tasavvuftaki fena denilen mistik deneyime işaret etmektedir)

Bugün bilim adamlarının hologram ve kuantum aracılığıyla farkına vardıkları bu inanılması güç gerçekleri; tasavvuf ehli , yüzlerce yıl öncesinden beri "Kainat, Allah'ın kendi cemalini seyrettiği bir aynadır" şeklinde ifade edegelmişlerdir.

Diğer yandan Peygamber Efendimizin 1400 küsur yıl once ‘Zerre küllün aynasıdır’ (En küçük noktada bütüne ait tüm özellikler mevcuttur) şeklinde açıklaması ise çok çarpıcıdır.
Evet aynadaki görüntümüzün var olduğuna ne kadar hükmediyorsak, ve bu görüntünün ne kadar yer kapladığını düşünüyorsak, tüm yaratılmışlar olarak bizlerde o kadar gerçeğiz ve uzayda o kadar yer kaplıyoruz.

Yalkın Tuncay

GÜZELİ ALGILAMAK

Sonsuz bir dalga denizi içerisindeyiz. Bizler bu dalgaları beyin denilen cihaz vasıtasıyla çözerek görüntülere, seslere, kokulara, duygulara ve renklere dönüştürüyoruz. Bunları bilim adamları tespit etmiş ve açıklamışlar. Acaba sizin gözlerinizle algıladığınız yeşiliniz, bir başkasının yeşili kadar canlı ya da koyu mu? Hiç düşündünüz mü?

Ya da dinlediğiniz bir melodi, başkası tarafından da aynı biçim ve formda algılanıyor mu?

Cevap hayır. Aynı olsaydı tek düze olurdu tüm seçimler. Ama biliyoruz ki herkesin öncelikli beğeni sıralaması değişik olacaktır. O halde Mozart’ın 40. senfonisi hepimiz için aynı duyguları ifade etmiyor. Hatta farklı zaman ve mekanlarda aynı kişi için bile aynı duyguları ve formları ifade etmiyor.

Demek ki algılayana veya gözlemleyene göre, algı farklılığı var. Her an ve mekanda farklılaşarak üstelik..

Buradan başka ve ilintili bir diğer konuya geçiyorum.

Kimse sizi üzemez. Neden mi? Çünkü siz değerlendirmeleriniz ve kabulleriniz sonucunda üzülüyorsunuz. Yani sizin üzülmenize ya da üzülmemenize siz karar veriyorsunuz. İşin özü bu...

Siz olayları alan, algılayan ve kabul eden konumundasınız. Siz kabul ettiğiniz durumda üzülüyorsunuz. Kısacası siz istemedikten sonra hiç kimsenin sizi üzmesi, kırması mümkün değil.. Çünkü siz gelen etkiyi aldığınız anda kabullenmiş ve bu duruma müstehak olduğunuzu onaylamış oluyorsunuz. Basit gibi ama asla sıradan bir durum değil bu.

Bir gün boyu ben hastayım deyin bakalım. Gün sonu sizi görmeyi pek dilemezdim açıkçası. Aslında bizler olmak istediğimiz kişileriz. Sorumluluğu başkalarında aramaya gerek yok.

Çünkü siz kendinizi görmek istediğiniz noktadasınız. Algılanan da, algılayan da siz durumundasınız açıkçası.. Güzel düşünen güzel görür diyen Zat-ı Muhterem ne kadar da doğru söylemiş değil mi?

O zaman güzel görebilmek için öncelikle kendimizi güzelleştirelim. Hep güzeli görelim ki başkaları da bizi tüm güzelliklerimizle algılasın. Ve karşılıklı etkileşimler dalga misali yayılsın. Bize düşen ise ... sadece ufak bir çakıl taşı atmak durgun suya.

Yalkın Tuncay

GÖRMEYİ DİLEYEN O

Göremediğini söyleyen, gözlerine baksın aynada
O zaman görür istediğini
O bazen tatlı bir melodi, bazen esen hafif bir esinti
Yoktur ki bulunmadığı ne zaman, ne mekan
Hepsi O’dur, Ondandır, O’nadır.
Kim ki dışında ararsa O’nu
Bulamaz, bulsa da farketmez,
Farketse de inanmaz O’nun O olduğuna,
Herkesin zannıncadır O.
Ama ah bilseniz ki hiç bir zan onu yetmez bilmeye
Bilmek değil kendi olmak gerek,
Onu gören göz değil, bakanın kendi gerek
Yunusun dediği gibi bize O gerek O…

Yalkın Tuncay

FARKINDALIK VE MEVCUDİYET

Farkındalığınız ölçüsünde mevcutsunuz desem ne dersiniz? Ya da dünyanız farkına vardıklarınız ile sınırlı. Evreninizi genişletmek, özgürlüğüzün sınırlarını tespit etmek sizin elinizde.

Yani yapınızın, varlığınızın , aslınızın, özünüzün bilinç ve bilgisine vardığınız derecede kozmik yapının tümüne varabilirsiniz. Diğer bir ifadeyle teklik ve çokluk kavramlarının ne anlama geldiğini idrak ettiğiniz kadar TEK kavramını hisseder ve tüme ait bilgileri daha kolay idrak edebilirsiniz. Buna HOLOGRAFİK ŞUUR yada KUANTSAL BİRLİK BİLİNCİ diyorum..

Hiç bir nesnenin orijinal şuuru, evrensel şuurdan ayrı olarak değerlendirilemez. Aslen her ikisi de aynı şeydir. KENDİNİ BİLEN RABBİNİ BİLİR, hükmü de bu bağlamda ele alınmalıdır. Bilincini madde evrenin bağımlılıklarından soyutlamak suretiyle tanıyabilmek ve böylece kendini, zaman ve mekanla kayıtlı olmayan evrensel şuur ve bilinç boyutunda değerlendirebilmektir önemli olan. Çünkü herşeyi meydana getiren MUTLAK TEK’e giden biricik yol, yine insanın kendi özünden geçmektedir.

Mikro ile makro arasındaki ya da parça ile bütün arasındaki birliği kurmak, kozmik şuur farkındalığıdır. Kendinizi bütünün içinde yoketmek, ya da yokluğumuzu hissederek, tüm ile bütünleşmek, bu bütünlüğü idrak etmek.. Bunu günümüz hologram teorisi açıklamakta.

İnsanın hayatta iken bu kozmik şuura varması mümkün. Çünkü bütüne ilişkin tüm bilgiler içimizde, özümüzde.. Geçmişte, mistikler konuyu kendi anlayışları ve idrakleri ölçüsünde sembollerle açıklamaya çalışmışlar.

Bu noktada bütüne ait bilgileri anlamak ve öğrenmek için , tüme ait küçük bir parça hakkında bilgi edinmek yeterlidir. Yani kuantum fiziğinin ifadeleriyle parçayı gözlemleyerek bütünü anlayabiliriz. Kuantum fiziği bizi şaşırtıcı noktalara götürmektedir. Aslında deneylerin tutarlı bir biçimde doğrulanmasına rağmen , atom altı ölçekte geçerli yasaları, kuralları ve ilkeleri bizlerin alışık olduğu makro dünyanın mantığıyla kavramak oldukça güç görünüyor. Şartlanmalarımız ve kesitsel algı araçlarımız ve bakış açımız nedeniyle kuantum fiziğini algılamada sorunlar yaşanmakta. Ama kuantum fiziği; bir şey vardır, ya da yoktur ifadesini çürütmekte. Hatta Schrödinger’in ‘Üst üste gelme ilkesi’ aynı anda birden fazla durumda bulunabilmenin mümkün olduğunu açıklamakta. Yani, bir elektron, uzayda birden fazla konumda veya birden fazla enerji durumunda olabiliyor. Mesela, bu ilke mantığa aykırı görünen ve anlaşılması en zor ilkelerden biridir. Schrödinger’in Kedisi örneğindeki kedinin aynı anda hem canlı, hem de ölü olarak kabul edilmesi gibi.

Makro dünyanın anayasası olan genel görecelilik kuramına göre, hiç bir şeyin hızı, ışık hızını aşamaz. Oysa kuantum kuramına göre parçacıklar evrenin bir ucundan, diğerine telepati bağı kurabilirler. Gizemli parçacık nötrinoların, son yıllarda elde edilen veriler çerçevesinde çok küçük kütlelerinin olduğu ve gezegenlerin, yıldızların, gökadaların , manyetik alanların içinden hiç etkilenmeden geçerek, bir ucundan diğer ucuna evreni katedebildikleri tespit edilmiş. Diğer yandan insan bedeninin günde 330 milyon nötrino yaydığı, kaynağının ise bedenimizde bulunan toplam 20 gram radyoaktif potasyum olduğu ifade ediliyor. Her şeyin ötesinde modern fizik artık bu mikro ve makro dünyalar ayrımının temelden yanlış olduğunu kabullenmiş durumdadır.

Aynı şekilde Einstein’ın izafiyet kuramındaki maddenin varlığının kabulü de geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Böylece maddenin varlığının, ancak ONU ALGILAYAN GÖZLEMCİ İÇİN geçerli bir varsayımdan ibaret olduğu kanıtlanmıştır. Yani, enerji kitlesinin madde diye gözlenmesi, sadece bizlerin algılama biçiminden kaynaklanmakta... Ve anlaşılmıştır ki gözlemlenen hiç bir nesnenin, atom altı boyutta hiç bir izine rastlanmamaktadır. Üstelik bu düzeyde hiç bir nesne arasında sınır ya da ayrımdan söz edilememektedir.
Yani NE VAR, NE YOK...

Yalkın Tuncay

BAKTIĞINDA GÖRMEK

Bakıldığında varlık kazanan şekiller, duyulduğunda oluşan sesler… Aslında mevcut olmayan , ancak algılandıklarında varlık kazanan unsurlar. Parça ile tüme ait bilgiler aynı . Sadece farklı olarak algılananlar, algılama araçlarımızın sınırlı kapasitesinden ileri gelmekte.

Diğer yandan bizlerin uzay diye nitelediğimiz maddelerden ibaret olan içinde bulunduğumuz yapı, sadece beş duyumuzun duyarlılık kapasitesine gore algılayabildiğimiz sadece sınırlı bir kesit. Tüm nesneler ve dünyamız, duyularımızın algılayabildiği kesitsel bir alandan oluşuyor. Duyularımızın algı sınırları dışındaki yapılar bizler için bir büyük bilinmeyen.

Örneğin, gözümüzün algılayabildiği, gözün duyarlılık sınırları içerisinde kalan dalga boyları, gerçekte varolan sayısız dalga boyları içerisinde çok küçük bir bölümden oluşmaktadır. Öyle ki gözün tespit edebildiği ve şu anda görmekte olduğumuz nesneler, aslında evrende varolan sayısız dalga boyları, sayısız imajlar içerisinde neredeyse yok hükmündedir.

İnsan kendi öz yapısını tanır ve bilirse kişide ‘Kendini bilen Rabbini bilir’ hükmü de açığa çıkar. Sen, ben, o değil, BİZ kavramı oluşur. Demek ki insanoğlu sonsuz evrenin her bir noktasında mekansal ve boyutsal manada varolabilecek güç ve kudrete sahip olarak varedilmiş, halifelik sıfatına yaraşır bir şekilde…

Ulaşılan yüksek yaşam standardlarına rağmen insanlığın ilkel kabileleri bile kıskandıran barbarlıkları, nefret, kin ve intikam gibi duyguları hayatı tüm insanlık için cehenneme çevirmeye yetmiştir.

Haksızlıklar, insanlarca anlam verilemeyen adaletsizlik, acılar, kederler. Evet bakışımıza göre, değerlendirmelerimize göre. Said Nursi’nin ‘Güzel düşünen güzel bakar, güzel bakan güzel görür’ sözlerini dikkatle tetkik etmek gerek .

Araştırmacı yazar Nazan Bekiroğlu konuya bakın hangi nazardan bakıyor ve görüyor.
‘Bulunduğu yerden, kuşbakışı kendisine bakabileceği bir yere kadar yükselmeyi başarabilen insan, zamanın ve mekanın anlamını yitirecek denli küçüldüğü, bir başka deyişle anlamını yitirdiği yerden kendisine bakmayı başarabilince, bütün acılarının hafiflediğini farkeder, kozmik bakış açısı denebilecek bu noktanın büyüleyiciliği, insanın bu dünya alemi bir rüya olarak yorumlamada azami teslimiyetle haraket etmeyi başarabilmesi ve artık acılarını (mutlulukları gibi) önemsememesidir. Tedbire ve irade-i cüziye rağmen..

Bir vurdum duymaklık noktası değil, bir aşkınlık noktası olarak. Rüyada kesilen parmağım, dahası rüyadaki ölümüm. Uyandığım an ne kadar anlamı kalıyorsa, gerçek hayatıma uyandığım/doğduğum (ya da öldüğüm) an işte ancak o kadar anlam içerecek bir acı. Öyleyse ağlamak neden? Rüya noktası bu işte, uyanıkken varılan: ‘Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayal’ ve dahi ‘Rüya bütün çektiğimiz’

İşte kuantum fiziğinin değerlendirmeleri de bu yönde. Evreni şu anda alışageldiğimiz bakış açısı ile değerlendirmemiz de tamamiyle bir yanılgıdan ibaret. Sistem teklik üzerine kurulu olmasına rağmen, bizler onu çokluk boyutuyla algılayabiliyoruz. Oysa ki evren birbirinden kopuk, parçalar halinde oluşmamıştır. Gerek algıladığımız, gerekse algılayamadığımız her şey, bu sınırsız, tek tümel yapı ya da bütünden oluşmuştur.

Uzay diye nitelediğimiz sonsuz yapı, gerçekte içinde boşluk olmayan tümel bir yapı. Bu orjinal yapıda öylesine bir bütünsellik vardır ki, gözünüze göre tüm nesneler arasında boşluk var gibi görünse de gerçekte böyle bir boşluk yoktur. Çünkü her şey sizin bedeniniz de dahil olmak üzere, aradaki hava da sadece atomlardan meydana gelmektedir ve atomsal düzeyde birbirleri arasında bir sınır, ayrılık yoktur… Üstelik herbiri arasında birebir ilişki ve haberleşme mevcuttur. Eğer daha da ileri giderek atom altı yapıyı düşünürsek, karşılaşacağımız sonuç, bölünüp, parçalanması söz konusu olmayan salt bir kütle olacaktır.

Ancak bu tek, tümel yapıyı , göresel olarak farklı farklı isimler altında algılamaktayız. Aslolan tekliktir. Sen, ben, siz, biz gibi ayrımlar bile kuantsal boyutta anlamını yitirir. Sıfatlar ve anlamlar boyutunda bile bu durum geçerlidir. İyilik, kötülük kavramları gibi.

Bizler lehimize gelişen olay ve durumları iyi olarak yorumlar ve hükmederken, aleyhimize gelişen halleri ise kötü olarak değerlendirmekteyiz. İşte bu bakış açısı ve kişisel değerlendirmelerimiz nedeniyle aynı kişi tarafından farklı zaman dilimlerinde bile farklı değerlendirmeler olabilmektedir. Önyargılarımız ve şartlanmalarımız adeta bizi kilitlemekte, tek yapıyı algılamaktan bizi perdeli kılmaktadır. Bu nokta da insanlık gerçekten de hüsrandadır.

Kuran ifadesiyle:
‘Hakk’ın sana olan AŞIRI YAKINLIĞI O’nu senden perdeledi. O’nun perdelenmiş olması ZUHURunun şiddetinden, gözlerden gizlenmesi ise NURunun azamet ve büyüklüğündendir.’ (Kaf Suresi-6, Vakıa Suresi 85)

Ünlü mutasavvıf Ataullah İskenderi, Hikmet-i Ataiyye adlı eserinde şöyle der:’Her kim Hakk’ı bilirse her bir şeyde O’nu MÜŞAHADE eder. Her kim Hak’da fani olursa her şey GAİB olur. Her kim Hakk’a muhabbet ederse O’nun üzerine hiç bir şey ihtiyar etmez.’

Ölünce Yaşam isimli eserinde ünlü bilimci Kenneth Ring şunları yazıyor:
‘Eğer bilinciniz, fiziksel bedeninizin sınırlarına bağımlılıktan kurtulabilirse, holografik dünyaya girip, o boyutu tecrübe edebilirsiniz. Bedeninize ve bedensel algılama araçlara bağımlı kaldığınız sürece, holografik alem ve boyut gerçeği sizin için sadece entellektüel bir konu gibi kalır. Oysa, eğer bedeninizden ayrılabilirseniz, o boyutu doğrudan tecrübe edebilirsiniz. Bu tecrübeden dolayıdır ki, mistikler gördükleri şeyler hakkında bu kadar kesin ve inandırıcı konuşmaktadırlar. Ama orayı tecrübe edemeyenler ne şüphelerini üzerlerinden atabiliyorlar, ne de yaşama anlayışlarında bir değişime gitme ihtiyacı hissediyorlar.’

Sorunları yaratan bu alemde bizleriz. Çünkü olayları bütüne değil, kafamızda ürettiğimiz göresel ve kısıtlı düşüncenin ürünü olan sebeplere bağlamaktayız. Sistemde yapılan hiç bir fiilin karşılığı yok olmaz, karşılığını mutlaka bulur. Yapılan fiiller ile elde edilen karşılıklar alınır. Önemli olan görmeyi bilmek…

Akın akın inmekte feyzler
Sen yeter ki hissetmeyi bil.
İçin için ağlamakta gönüller
Sen yeter ki GÖRMEYİ bil.
Gürül gürül çağlamakta sevgiler
Sen yeterki KAP olmayı bil..

Yalkın Tuncay

HOLOGRAM

Hologram kelimesi için özel bir şifre tanımlaması yapabiliriz. Bütüne ait tüm bilgiler hologramda saklıdır. Depolanmıştır. Hologram, varolmadığı halde varlık görüntüsü veren bir imgedir. İllüzyondur, yanılsamadır. Görünür, ancak dokunmak istediğinizde dokunamazsınız. Eliniz sanki boşlukta boşta kalır.

Kuantsal boyutta her şey tek bir şuur halinde olup, kuantsal boyutun kendi kendisini seyrinden ibarettir. Uzayın her bir bölgesi çeşitli dalga boylarıyla yıkanmaktadır. Evreni oluşturan her dalga boyunun kendine özgü bir enerjisi vardır. Bunlar maddesel boyutta algıladığımız masa, sehpa gibi objeler olduğu kadar sevinç , acıma, keder gibi sıfatlar için de geçerlidir. Her dalga boyu, ancak kendi cinsinden dalgalar tarafından algılanabilmektedir. Çokluk ve farklılık kavramı da burada belirginleşmekte. Beynimizdeki fiziksel nesneler aslında sadece zihnimizdeki algılanan bilgiden ibarettir. Bu bilgi bir HOLOGRAMdır. Evrende bütünlük ve süreklilik mevcuttur. Bizler ilgili dalga boylarıyla rezonansa girdiğimiz ölçüde o frekansa ilişkin bilgileri açığa çıkarabilmekteyiz.

Düz bir tepsi suyun içine aynı anda üç boncuk düştüğünü düşünün. Her biri düştüğü anda merkezden çevreye doğru düzenli dalgalar oluşturacaktır. Bu üç ayrı dalga da birbirlerine çarparak yeni bir yapıyı oluşturacaklardır. Suyun o an için donduğunu düşünelim. Elimizde bu dalgalara ait çarpışma dokusunun holografik kaydını tutmuş oluruz. Eğer donmuş buzu parçalar ve bu parçalardan da bir tanesini aydınlatırsak, havada asılı duran boncukları görebiliriz. Bu tıpkı bedenimizin her bir hücresinin , bedenimizin aynısını yaratmak için gerek duyduğu genetik yapının tamamını taşımasına benzer. Holografik bir görüntü yaratmanın en önemli kısmı, referans hüzmesi (saf ve dokunulmamış hüzme) ile bir takım deneyimleri olan çalışan hüzmenin karşılıklı etkileşime geçmesidir.

Günlük gerçekliklere ilişkin değerlendirmelerimiz sürekli olarak kıyaslamalardan oluşmaktadır. Duyularımız daha önce de bahsettiğimiz gibi bu kıyaslamaları kısıtlı algılama araçları ile yapmaktadır. Sıcaklık, soğukluk gibi.. Ancak, duyuların mutlak referans çizgileri yoktur. Yalnızca göreceli kıyaslamalar için göreceli referans hüzmeleri vardır. Bununla birlikte ruhumuz evrendeki tüm bilinçler için çarpışma dokusu oluşturur. Bu evrensel zihin hologramı ya da MUTLAK bütün titreşimleri ve onunla mutlak referans hüzmesi olarak ilişkiye geçebilecek tüm bilinç düzeylerini içerir. Bu holografik model tüm bilgiyi kapsar.

Hepimiz biriz, Özde biriz, Makro kozmosta ne varsa, mikro kozmosta o vardır, Evren bir kum tanesinde saklıdır, ENEL HAK, türünde mistik söylemler ve benzetmeler holografik modelin ışığı altında yeniden anlamlanmaktadır.

Yunus Emre şiirlerinde konuyu şöyle özetler:

.. Sensin bize bizden YAKIN, Görünmezsin hicap nedir?
Çün aybı yok görklü yüzün, Üzerinde nikab nedir?
.. İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen, Ya nice okumaktır.

Yalkın Tuncay

SÖZLER

Sözler hayatımızda önemli yer tutar. Anlaşmanın ve iletişimin temel unsurlarından bir tanesi de kullanılan sözcüklerdir. Kimi yerli yerinde, kimi yerli yersiz kullanılan.
Sözler, düşüncelerin bir ifade şeklidir. Hayata geçmeye çalışan düşünceler, sözcüklerle yol arar ilk etapta can bulmaya..

Kullanılan sözcükler kuantsal boyuta gönderilen içsel emirlerdir bir tür. Söz dilden çıktı mı gereğini icra için bitmez tükenmez bir mücadele başlar gerçekliğini maddesel boyuta aktarmak için. Sözler bizlerin hayata bakış açısını dile getirmektir. Hayata nasıl baktığımız, olumlu ya da olumsuz yönleriyle nasıl algıladığımızdır görünen dünyayı. Örneğin hayat benim için çok ağır, ben bu dünyanın insanı değilim, türünden sözler kişiyi daha da zayıflatır ve bir süre sonra hiç bir konuyla başedemeyecek noktalara götürür insanı.

Nasıl nitelerseniz hayatı, hayatta size öyle görünür. YANİ BAKTIĞINIZ ve ALGILADIĞINIZ GİBİ. Kullandığınız sözlerle şekillenir hayatınız ya da kişiliğiniz. Ben çok beceriksizim diyen bir insan kabullenmiştir bunu, bir nevi etiketlemiştir kendisini. Çünkü sisteme ve beyne bu bilgi yüklenmiştir. Kişiliğini belli sıfatlarla sınırlamıştır, şekillendirmiştir. Sözlerde saklıdır gerçekleşecek kehanetler, olaylar.

Öyleyse sözcükleri doğru seçelim ve kullanalım, başımıza gelen olaylardan kimseyi sorumlu tutmadan. Ne söylediğimize dikkat edelim. Zira gerçekleştiklerini gördüğümüzde çok geç olabilir.

Sözler bir nevi tılsım, bir nevi büyüdür. Kişileri etkiler, olayların akışını değiştirir. Olumlu sözlerle olmak istediğimiz insanı ve dünyamızı oluşturalım. Sanırım bu da çok zor olmasa gerek..

Yalkın Tuncay